Anatomi kader midir?

Freud’un düşüncesinin toplumsal-kültürel düzlemde en devrimci ve çığır açıcı olduğu alan, onun en fazla tutuculukla suçlandığı alandır da… O ana değin insan türünün toplumsal-kültürel bir varlık olarak yeryüzünde doğanın karşısına yerleşmesinde, kendini var etmesinde cinselliğin belirleyiciliğine dair bunca kapsamlı bir kuram çatılmamış olmasına rağmen, bu tutuculuk atfının Freud’a başlıca kültürel antropologlardan ve feministlerden gelmesi de ilginçtir. Bir uçta Freud’a her şeyin merkezine cinselliği yerleştirmek gibi ‘affedilmez bir suç’ işlemiş sapkın gözüyle bakan Tanrı Baba’nın yeryüzündeki temsilcileri vardır. Diğer uca ise cinsellik kuramını baba erkinin kabulleriyle ve erkek bakışı-tahakkümüyle sakatladığı ve kadınlık cinselliğini, penise imrenme kavramını merkeze alarak erkek cinselliğinin bir türevi gibi yorumladığı için onu ‘püriten Viyana’nın çocuğu olarak gören feminist yorumcular ve Freud’un savlarının evrensel geçerliliği olmadığını ileri süren kültüralistler yerleşmektedir…

Freud’a dair en kaba reddiyenin sağcı düşüncenin çekirdeğine yerleştiğini söyleyebiliriz. Bu çekirdekte yoğunlaşan dinamiklerden biri Freud’un düşüncesinde ‘her şeyin cinselliğe indirgendiği’ önyargısıdır. Bunu söyleyerek Freud’un kuramını değersizleştirdiğini düşünenlerin asıl değersizleştirdikleri alanın insanın cinsel yaşamı olduğunu sezmek zor değildir. Cinselliği ne denli kapalı, sözün alanından uzakta tutarlarsa ahlakçı ideolojik manevra kabiliyetlerinin arttığına dair siyaset deneyimleri toplumla ve kitleleriyle kurdukları bağın merkezine yerleşen bir boşluk yaratır. Bu ahlakçı manevralarla yaşatılan boşluğu neyin doldurduğu ise açıktır ki Freud orada bir kez daha yargılanır; insan bilimleri üzerine ne yazmışsa iflah olmaz bir din eleştirisi eşlik eder kelimelere. Totem ve Tabu’daki şef-sürü diyalektiğinin, ilk cinayet ve onun ürünü olan totemdaşlık ve ensest yasasının yaslandığı Darwinist savın püskürtülmesinde yukarıda sözünü ettiğimiz değersizleştirme bir anlatıya dönüşür.
Boşluk da vaaz ile doldurulur…

Freud’a dair en ince reddiyenin ise özellikle feminizmden geldiği söylenebilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz düşünürü yüceltme fakat düşünceyi erkek-bakışın bir türevi olarak görme ve buradan reddetmenin neredeyse bir vaka düzeyine ulaştığı bir serüvendir bu. Eleştirinin odaklandığı kavram Freud’un ‘penise imrenme’ kavramıdır, daha doğrusu bu kavrama ödipal bütünlükte kadınlığı kurucu bir değer atfedilmesidir…

Psikanaliz ve özelde Freud’un kuramı da elbette eleştirilmez değildir. Hatta Freud denli ortaya koyduğu kuramın sınırlılıklarını, yetersizliklerini merak eden, geleceğini bu yetersizliklerde gören ikinci bir kuramcı bulmak da güçtür.

Yıl 2016 ve Türkiye.
Kadın cinselliği uzun zamandır beden politikalarının merkezindeydi ve şimdilerde bir tahakküm alanı haline gelmiş durumda. Türkiye’nin mevcut koşullarında ve belki hep öyle; kadının bir kişi olarak var olma, özgürleşme mücadelesi, onun cinsel bir varlık olarak kabulü ile koşut. Freud, bu üç makalesinin de gösterdiği gibi kadını ve cinsel yaşamını bastıran değil, sözle bağını kuran, dolayısıyla özgürleştirenlerin yanında yerini alıyor…

Cemal Dindar -İğdiş ve İmrenme | Bakirelik Tabusu, sunuş yazısı (Telos Yayıncılık – Psikanaliz Dizisi)

Politik Psikoloji Günlüğü