Bir örgütün anatomisi…

(Halil Emrah Macit) Bir devlet kurumu sınırları içerisinde devlet mantığının içine doğan ve siyasal bilimler disiplini alan biri olarak kurumsal çalışmalara, yazışmalara, işleyişe ve formalitelere ucundan kıyısından vakıf olduğumu düşünüyorum. O yüzden bir oluşumun hangi süreçler sonucunda varlık kazandığını, diğer bir tabirle meşruiyetin nasıl tesis edildiğine ilişkin olarak bazı çalışmalar yapma fırsatım da oldu. Bilindiği gibi PPG, yaklaşık olarak 41 yazar ve akademisyenin bir araya gelmesi ile kurulan Mühim Hadiseler Enstitüsü’nün (www.muhimhadiseler.org) 4 yıllık faaliyetinin sona erdirilmesiyle hizmete başladı: “Kendinizi tanımlar mısınız?” diye soracak olursanız “Türkiye’nin siyaset psikolojisi merkezli ilk ve tek makro blogu” olarak tanımlıyoruz. Benim haricimdeki çalışma grubu üyeleri kendi alanları ile meşgul oldukları için sadece belirli aralıklarla içinden çıkamadığımız konulara ilişkin “konsültasyon” yapıyoruz. Bunun haricinde işleyişin hızlı olması ve oluşumun hantallaşmaması adına maalesef yeni isimlere alan açamıyoruz. Zaten elimizdeki dokümanların tüm Türkiye’ye hatta diğer ülkelerdeki düşünce kuruluşlarına da yetecek kadar kapsamlı olduğunu bildirmek isterim. Sadece ihtiyaç halinde görülen lüzum üzerine peyderpey bilgi paylaşımı yapıyoruz, olay bundan ibaret.

Konumuza geçelim…

Kapatılan Cihan Haber Ajansı 10 Şubat 2005’te şöyle bir haberi paylaşmıştı aboneleriyle: “Diyarbakır’ın Sur ve Yenişehir ilçelerinde PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H üyeleri, polise el yapımı patlayıcılarla saldırı düzenledi. Örgüt üyeleri, Bağlar ilçesinden geçen Mardin yolunu çift taraflı trafiğe kapatarak kimlik kontrolü yaptı. Yenişehir ilçesinde bulunan Diyarbakır Milli Eğitim Müdürlüğü’ne el yapımı patlayıcı atan grupların daha sonra sloganlar atarak bölgeden uzaklaştığı bildirildi.”

O sıralarda bu olaya ilişkin bir analiz yapmış bunu PPG’nin blogunda yayınlamıştık. O da şöyleydi:

***

Etnik kimlik, dış görünüm ve fiziksel özelliklerden daha çok tarihsel referansları olan sembolik bir değerdir. Küçük etnik örgütlerin “biz” ve “onlar” algısı bayrak, flama, kıyafet ve amblemler üzerinden ayrışır. Psikanalist Erik Erikson, ilkel insanların çıplaklıklarını hayvanların postunu, derilerini giyerek, tüylerini takıp örtünerek “bizlik” algısını güçlendirdiklerinden bahsederken, YDG-H adlı PKK’nın gençlik örgütü henüz bayraklarındaki Mezopotamya kartalına göndermede bulunan dağ kartalı ile kendilerini özdeşleştirip, kar maskelerini takmamışlardı. Dolayısıyla etnik kimliği besleyen en önemli itki; yaşanan travmalar, hayal kırıklıkları ve buna bağlı olarak duyulan mağduriyet hisleridir. Bunlar etnik kimliği pekiştirir.

Geçtiğimiz yıllarda Kürtçe eğitim yapma girişiminde bulunan okulların hükümet tarafından kapatılması, zaten işsiz ve yoksul olan bu genç tabanda derin bir karamsarlık, umutsuzluk ve depresyona yol açarken, oldukça ıstırap verici bu duyguların yası tamamlanamadığı için bu doğal olarak gençlerde agresif reaksiyon ve karşı saldırı olarak cevap buluyordu.

Yapılan eylemlere odaklandığımızda; otoyolda kimlik kontrolü, yıllarca bölgede Jandarma’nın ve güvenlik birimlerinin bölgede yoğun olarak uyguladığı sıkı güvenlik önlemlerini ve kimi zaman Kürtlerin bölgede kendi onurlarını zedeleyici olarak gördükleri otoyollardaki sert kimlik/araç kontrol uygulamalarını hatırlatıyor.

YDG-H ise Devlet’in yaptığı uygulamalara aynılarını yaparak cevap veriyordu. Bu durum, ebeveynlerinin seslerini taklit eden çocuğun, biraz daha büyüdükten sonra motor tepkiler ve bedensel eylemlerle taklit repertuarını geliştirmesine oldukça benziyor. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Devlet’i “bilinçdışı” bir ebeveyn figürü kabul etmiş olan bu grup “kendilik” ayrışmasını yaşayamadığından, ‘örgüt ideali’ olarak da PKK’dan farklı olarak kendi kuralları ve gelişim özellikleri kapsamında davranışsal tepkiler geliştiriyordu. Bazen de kendilerinden daha güçlü olan odaklar tarafından kontrol ediliyorlardı ki şöyle: Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilişinin yıl dönümü nedeniyle 15 Şubat adına yapılan bu eylemden anladığımız kadarıyla, çocukluklarından itibaren “biz” ve “onlar” ayrımında depolanan ulusalcı negatif/pozitif duygular nefret rezervuarlarında bekletilirken, Kandil gibi dış odaklar tarafından istenildiği zaman harekete geçirilip, gerektiğinde pasifize ediliyordu.

Mağduriyet ve intikam döngüsünde yapılan bu eylemin bir başka boyutu da “narsist” karakterli olması. “Mağdurluğun bencilliği” de denilen bu durum, tarihsel travmalardan dolayı yas tutamayan ve empati kuramayan kişilik özelliklerini anımsatır. Bu aynı zamanda bir “ebeveyn idealizasyonu” sürecidir. Fakat kötü ebeveyne karşı idealize edilen kurtarıcı baba figürü olarak da “Öcalan” adına bu tür eylemlerin yapılmış olmasını da unutmamak gerekiyor.

Kurtarıcı bir baba figürü olarak Öcalan’ın ve PKK’nın içselleştirildiği ve idealize edilerek korunduğu bu tabloda, kötü ebeveyn figürü olarak da Devlet’in dışsallaştırıldığı, olumsuz özelliklerin yansıtılarak taklit edildiği bir motor süreç bulunuyor. ‘Her örgütün henüz iktidar olamamış bir devlet’ olduğunu düşünürsek bazen düşman olarak kabul edilen tarafın özelliklerini farkında olmadan benimseyip sürdüren örgütler; düşmanı/katili ile özdeşim kuran kurbanlara çok benzerler.

***

Bilindiği gibi YDG-H inisiyatif alabilen ve PKK’dan bağımsız da hareket edebilen şehirli bir gençlik örgütü. Uzun zamandır herhangi bir eylemde bulunmadılar. Bu yok oldukları veya dağıldıkları anlamına gelmiyor. Tıpkı IŞİD’in “yalnız kurt” eylemleri gibi hiç ummadık bir yerde kendilerini gösterebilirler. Şahsen güvenlik politikaları uzmanı değilim fakat YDG-H’ı uyandıracak eylemlerden imtina etmek gerekir düşüncesindeyim. Kendileri de iyi bilirler ki; kılıç, kınında makbuldür…

Politik Psikoloji Günlüğü