Kaliforniya Üniversitesi’nin seçtiği 10 eser

Kaliforniya Üniversitesi Politik Bilimler Departmanı tarafından bölüme kayıtlı/üye öğrencilere verilen “Political Psychology Subfield Reading List” diğer adıyla “syllabus”/okuma listesi, Türkçe’ye çevrilmiş veya henüz çevrilmemiş birçok politik psikoloji başyapıtına kaynaklık ediyor. Sizin için ulaştığımız bu okuma listesinden derleyerek yayına hazırladığımız kitaplar, 7 akademisyen tarafından; yanına neden okunması gerektiği ve hangi konuya ilişkin olduğu ile ilgili küçük bir not ile öğrencilere sunulmuş. Bu okuma listesinden Türkçe’ye çevrilmiş olan politik psikoloji ile ilgili mutlaka edinilmesi gereken bu kitapların politik psikolojiye olan ilgili arttıracağını düşünüyoruz.

 


Hızlı ve Yavaş Düşünme – Daniel Kahneman

Rasyonel yargı ve karar alımını sorgulayan ufuk açıcı psikoloji çalışmasıyla 2002 Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülen Daniel Kahneman, çağımızın en önemli düşünürleri arasında yer alıyor. Fikirleriyle ekonomi, tıp ve siyaset dahil, pek çok alanı etkilemiş olan yazar, bu kitapta yıllardır sürdürdüğü araştırmaların sonuçlarını bir araya getiriyor. Okuyucuyla canlı bir sohbete giren yazar, sezgimize ne zaman güvenip güvenmeyeceğimizi ve yavaş düşünmenin ne zaman daha iyi olacağını öğretiyor. İş ve özel yaşamımızda seçimlerimizi nasıl yaptığımızı ve başımıza sık sık dert açan zihinsel hatalardan korunmanın farklı tekniklerini nasıl kullanacağımızı gösteriyor. Hızlı ve Yavaş Düşünme, düşünmeyle ilgili düşüncelerinizi sonsuza dek değiştirecek.


Saraybosna’nın Çelisti – Steven Galloway

Saraybosna: Kuşatma altında bir kent. Havan topları düşerken ve keskin nişancılar ölümcül işlerini sürdürürken, bir çellist penceresinin önünde oturup Albioni’nin Adagio’sunu çalmaktadır. O sırada bir bomba, aşağıdaki sokakta ekmek almak için kuyrukta bekleyen insanların üzerine düşer ve yirmi iki kişinin ölmesine neden olur. O günden sonraki yirmi iki gün boyunca her öğleden sonra çellist, viyolonselini bombanın düştüğü sokaktaki çukurun yanına taşıyacak ve ölenlerin anısına orada Adagio’yu çalacaktır. Steven Galloway’ın şimdiye kadar 18 dile çevrilen “Saraybosna’nın Çellisti” romanı, işte bu yirmi iki günü, kentte yaşayan üç farklı kişinin gözünden anlatıyor. Keskin nişancılıkta özel bir yeteneğe sahip genç bir kadın olan Arrow, çellistin hayatını koruma görevini ediniyor. Duyarlı ve son derece sürükleyici bir roman olan “Saraybosna’nın Çellisti”, yıkılmış bir kentin cesaretini yeniden canlandırıyor. Hayatta kalmaya, nefret etme eğilimi taşımaya ve nefret etmeyi reddetmeye, korku ve acıların üst noktalarda yaşandığı bir zamanda insan ruhunun sebatına dair bir hikâye.


Uygarlığın Huzursuzluğu – Sigmund Freud

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud psikanalizin toplumsal olayları, uygarlığın gelişimini ve sonuçlarını açıklamakta da elverişli bir kuram olduğunu Uygarlığın Huzursuzluğu, Totem ve Tabu, Grup Psikolojisi gibi eserlerinde göstermiştir. Freud’un psikanalizin bulgularının sosyal hayat için ne anlama geldiğini dile getirdiği başlıca eseri olduğu için, Uygarlığın Huzursuzluğu yirminci yüzyıl boyunca birçok düşünürü etkilemiş, birçoklarına ilham vermiş ve kendisiyle hesaplaşmak zorunda bırakmıştır. Freud’a göre hayvani dürtülerle güdülenen insanın aynı zamanda uygar bir varlık olmaya çalışması trajik bir durumdur. Bununla beraber Freud insanın uygarlıktan vazgeçemeyeceğini de kabul eder. Sonuç uygarlığın kaçınılmaz huzursuzluğudur. 


Toplumsal Eylemin Yapısı, Cilt 1/Cilt 2 – Talcott Parsons

Bu kitap, Amerikalı sosyolog Talcott Parsons’ın Avrupa düşüncesinde toplumsal eylem teorisi etrafında yaşanan dönüşümü ele aldığı Toplumsal Eylemin Yapısı adlı eserinin ilk cildini oluşturmaktadır. Parsons, bu dönüşümde büyük rol oynadığını düşündüğü Marshall, Pareto, Durkheim ve Weber gibi dört Avrupalı düşünürün, farklı kavramsal şemalar ve farklı yöntemler kullanmalarına ve birbirinden çok farklı ilgi alanlarına sahip olmalarına rağmen ortak bir “toplumsal eylem teorisi” inşa ettikleri kanaatindedir. Eserin ilk cildinde kendi tabiriyle “çalılıkları temizleyerek” bu ortak teorik şemayı ana hatlarıyla belirginleştirmeyi hedeflemiştir. Bu amaçla Marshall, Pareto ve Durkheim’ın ortaya koyduğu teorik şema çerçevesinde “pozitivist eylem teorisinden” hareketle “iradeci eylem teorisinin” ortaya çıkış sürecini açıklamaya çalışmıştır.

“Toplumsal Eylemin Yapısı toplumsal olayların bilimsel analizinde büyük bir devrim ortaya çıkaran ve birbiriyle çakışan bir teorik gelişme sürecini tahlil etmiştir. Bu çalışmada ele alınan üç büyük yazar (Pareto, Durkheim ve Weber) kesinlikle münferit olarak değil bu gelişmenin “sosyolojik” tarafına katkı veren teorisyenler olarak değerlendirilebilir ve geçen on yılın bakış açısı onların bu akım içerisindeki zirve noktalar olarak önemini azaltmaz. Esasen burada sadece üç zirve değil bütünüyle yüksek bir alan söz konusudur, ancak bu üç zirve o yüksek alanda diğerlerinden çok daha yukarıda belirmektedir.”


Kamusallığın Yapısal Dönüşümü – Jürgen Habermas

Kitap, modern siyasetin ve toplum kuramının bu temel kavram ve ilişkilerini, tarihsel ortaya çıkışlarını inceliyor. Asıl önemlisi, bunların 18. yüzyıldan 20. yüzyıla geçirdikleri dönüşümü, demokratik meşruiyet ve özgürleştirici bir rasyonalite açısından yol açtığı kaybı tartışmaya sunuyor. Özellikle son yıllarda bu kitap birçok yönden eleştiriye tabi tutuldu – ama bu alanda ne söylenecekse, bu öncü eser ve onun eleştirisi üzerinden söylendi.
‘Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’, çok daha genel bir düzlemde, modern toplumun ve kapitalizmin siyasal tarihi için kuramsal bir çerçeve olarak değerlendirilebilecek bir eser.


Modernliğin Sonuçları – Anthony Giddens

Neredeyse yüz elli yıldır modernleşme ideolojisiyle yönlendirilen bir ülkede yaşıyoruz. Düşünce iklimimize, Aydınlanma iyimserliği ve pozitivizmle malûl bir “Batıcılık” ile tekrar tekrar gelenekler “icat ederek” (en son İslamcılık biçiminde) “özkültürümüze” dönmekten yana olan bir “gelenekçilik” arasındaki kısır çekişme hâkim! Anthony Giddens’ın Modernliğin Sonuçları adlı yapıtı, postmodern bir döneme geçildiğini reddetmesi ve modernliğin doğasını açığa çıkarmak için bir dizi yeni kavram geliştirmesi bakımından son derece özgün bir kitap. Ona göre postmodern bir dönemde değil modernliğin sonuçlarının radikalleşip evrenselleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Modernliğin temel parametreleri olan kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet belirleyici önemini hâlâ sürdürüyor. Ancak Giddens bu tespitten daha öteye gidiyor. Soyut uzmanlık sistemleri, küreselleşme ve ontolojik güvenlik gibi kavramlar üzerinde durarak, modernliğe özgü kurumların insanların dünyayı ve kendilerini algılayış biçimlerini nasıl köklü ve geri-dönüşsüz bir biçimde değiştirdiğini gözler önüne seriyor. Modernlik sürecinin çok önemli bir boyutunun, kişinin kendisi hakkında sürekli düşünce üretip bu düşünceleri kendi yapısının bir parçası haline getirmesi olduğunu belirtiyor. Modernlik, bir yandan insanların çoğu için daha güvenlikli ve zengin bir hayatın yolunu açarken, bir yandan da karşı çıkılmazsa yeryüzündeki insan hayatının sonunu getirecek global risklere de sahiptir (askeri gücün korkutucu oranlarda büyümesi, çevre felaketi, otoriter yönetim biçimleri vs) diyor. Bu anlamda modernliğin “ötesine” geçmek için de yeni toplumsal hareketlerin başını çektiği özgürleşme politikalarının yanında, insanların kendilerini birer proje olarak inşa etmelerine dayanan yaşam politikaları geliştirme gerekliliğine işaret ediyor. İnsanlığın içinde bulunduğu durumu ve gelecekten neler umabileceğimizi anlamak için son derece önemli bir kitap.


Sisifos Söyleni – Albert Camus

“Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”
Albert Camus, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yayımladığı deneme kitabı Sisifos Söyleni’nde, yaşamın anlamsızlığı, varoluşumuzun saçmalığı gibi intihara yönelen temaları, tarihin ve edebiyatın belirli bazı kişilikleri üzerinden ele alır. Tahsin Yücel’in dilimize kazandırdığı eser, XX. yüzyıl felsefe tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir. Tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak olan taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdıkları Sisifos, cezasını bilinçli olarak kabullenmiştir, tekrar yuvarlanacağını bildiği halde taşı bütün gücüyle yukarı taşır. Camus saçma kavramını işte bu noktada tanımlar: boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan. Yaşamın anlamı ancak, dünyanın saçmalığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını bile bile kötülüğe direnmek olabilir, insanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilir.


İnsanın 8 Evresi – Erik H. Erikson

20. yüzyılın en önemli psikanalistlerinden Erik H. Erikson’un, insanın 8 evresini tanımladığı ‘psikososyal gelişim kuramı’ psikoloji dünyasında çığır açmıştır. Erikson’un evreleri, hem sosyal hem de psikolojik odaklanmayla, gelişimin psikoseksüel doğasını vurgulayan Freudyen düşüncede bir sıçramayı temsil eder. Freud, kişilik gelişiminde çocukluk yıllarının belirleyici olduğunu ve ergenlik yıllarından itibaren yetişkin kişiliğin kazanıldığını belirtirken; Erikson, kişilik gelişiminde çocukluk yıllarının önemini kabul etmekle birlikte, kişiliğin yaşam boyunca devam eden bir süreçte geliştiğini savunur. Erikson insanın 8 evresini tanımlamakla birlikte, kendisi 90’lı yaşlarına yaklaştığında yeni gündelik zorluklar ve yeni gereksinimler oluştuğunu fark eder. Bunlara göğüs gerebilmenin de, ancak insan yaşamında dokuzuncu bir evrenin tanımlanmasıyla mümkün olabileceğine karar verir. İnsanın 8 Evresi’nin, Erikson’un eşi psikolog Joan M. Erikson tarafından kaleme alınan bu genişletilmiş baskısında yaşam döngüsüne katılan 9. evre de anlatılmaktadır.

“Erik, İnsanın 8 Evresi’ni yazdığında henüz 90’larına girmemişti. 80 yaşında yaşlılığımızı kabullenmeye başlamamıza rağmen, yaşlılıkla ilintili zorluklarla 90 yaşına yaklaşana kadar gerçekçi bir şekilde karşı karşıya kalmadığımıza inanıyorum. 90 yaşında âdeta bize yabancı bir bölgede uyandık. Önceden sezinlemiş olabileceğimiz ve tuhaf hatta komik diye başımızdan attığımız şeyler, kısa zamanda kaçınılmaz -ve kesinlikle hoş olmayan- gerçeklikler olarak karşımıza çıktılar. Üretkenlik yıllarının içinden geçerken yolun sonundaymışız gibi hiç hissetmemiştik. Yaşanacak yıllarımız olacağına kesin gözüyle bakıyorduk. 90 yaşında bakış açımız değişti; önümüzdeki görüntü sınırlı ve belirsiz bir hâl aldı. Muhtemel olduğunu her zaman bildiğimiz ama üzerinde durmadığımız ölümün kapısı artık yakındı.”


Mutluluk Varsayımı : Modern Gerçekliği Kadim Bilgelikte Bulmak – Jonathan Haidt 

Yeryüzündeki her birey mutlu ve anlam dolu bir yaşam ister, ancak kimin böyle bir yaşam sürdüğünü kestirmek düşündüğümüz kadar kolay olmayabilir. Mutluluk konusunu çağlar boyunca hem felsefi hem de dini boyutuyla ele alan tartışmalar, “Neden yaşıyoruz? Nasıl bir yaşam sürmeliyiz? Mutluluğu getiren şeyler nelerdir?” gibi önemli soruların yanıtlarını aramakla başlıyor. Uzun yıllar insan doğasının karanlık yüzüne takılıp kalarak ruhsal hastalıkları iyileştirmeye odaklanmış ve insanların olumlu yönlerine karşı körleşmiş psikolojinin, yakın zamana kadar insan sağlığının, yeteneğinin ve mutluluğunun erişebileceği zirvelere dair konuşabileceği bir dili bile yoktu. Ta ki 1998’de psikolojinin artık yönünü kaybettiği iddia edilip, mutluluk gibi duyguları önceleyen pozitif psikolojinin temelleri atılana dek.

Psikolojinin insan mutluluğuna dair kendisine has bir dil yaratmasında büyük payı olan sosyal psikolog Jonathan Haidt, Mutluluk Varsayımı’nda dünyanın gelişmiş uygarlıkları tarafından keşfedilmiş mutluluk fikirlerinin peşine düşüyor ve bu fikirleri bilimsel araştırmaların bulgularıyla sınıyor. Platon’a, Buda’ya ve modern beyin bilimine yaptığı referanslarla Haidt, sinirbilimi ve bilişsel psikolojinin merceğinden, Doğu’nun ve Batı’nın felsefi bilgeliğine bakıyor. Mutluluk Varsayımı bilimsel bir keşif öyküsü; Haidt’ın modern dünyada erdem, mutluluk ve anlam dolu bir yaşamın nasıl kurulabileceğini keşfetmesinin öyküsü.


Ölümü İnkar – Ernest Becker

1974’te Pulitzer ödülünü kazanan ve bir ömür boyu süren emeğin zirvesi olan Ölümü İnkâr Ernest Becker’ın, insanın varlık “nedeni”ne muhteşem ve etkileyici cevabıdır. Hâkim Freudçu düşünce okuluna cesur zıtlıkla Becker, hayatî yalan -insanın kendi ölümsüzlüğünü reddetmesi- problemini çözmeye çalışıyor. Böylece, insanoğlunun doğasını daha açık hale getiriyor ve yazıldıktan sonraki yirmi yıldan fazla süredir yankılanan bir hayat çağrısı sunuyor.


Politik bilimler ile ilgilenen, politik psikoloji alanında derinleşmek isteyen ve bu alana ilgi duyan herkeste yeni bakış açıları oluşturmasını temenni ederek herkese iyi okumalar dileriz…

Politik Psikoloji Günlüğü

 

Politik Psikoloji Günlüğü