Luc Besson, “Lucy” ismini rastgele seçmemiş!

(Cemal Ün – Psikesinema/Mart-Nisan 2017) Yanlış hatırlamıyorsam, 2014 yılının Ekim ayında bir gündü. Yurtdışında yaşayan psikolog arkadaşım beni aradı, havadan sudan konuştuk, neler yapıyorsun, diye sorduk karşılıklı olarak. Arkadaşım, biraz önce sinemadan çıktığını söyledi. Filmin adını sordum. Lucy diye bir film izlediğini ve filmi sevmediğini söyledi. Nedenini sorduğumda, filmin evrimle ilgili olduğunu, bu gibi konulara ilgi duymadığını ve sevmediğini, bu nedenle de filmi izlerken sıkıldığını söyledi. Her ne kadar arkadaşımın amacı, bana filmi sevmeme nedenini iletmek olsa da farkında olmadan benim filme ilgi duymama neden olmuştu. Evrim dersi de veren bir genetik bilimci olarak elbette bu filmi merak ettim ve filmin ismini hafızama aldım. İnternet bağlantısı üzerinden filmle ilgili bilgileri araştırdığımda, filmin yönetmen ve senaristinin Luc Besson olduğunu gördüm. Kendisi esasen film yönetmeni değil, deniz biyoloğu olmak ve denizlere dalarak yunusların yaşamlarını araştırmak isterken, üniversiteye başlamadan bir kaza geçirince, tekrar denize dalması imkânsız hale gelmiş. Bunun üzerine, sinema kariyerine yönelmiş. Evrim konusunu işlemiş olmasının temelinde de bu biyoloji merakı olsa gerek. Luc Besson, ilk kez 2007 yılında dikkatimi çekmişti. Fransız-Alman ortak televizyonu olan ARTE’de yayımlanan bir programda, kadın erkek ilişkisinin 7 milyon yıllık geçmişi kısa bir belgeselle anlatılmış, belgeselin ardından birkaç konuşmacı, konuyu uzun uzun tartışmıştı.

Tartışmaya davet edilenlerden biri de konuşmasını yaparken görüntüsünün altında adı ve yönetmen olduğu yazan Luc Besson’du. Konuya farklı yaklaşımı ile ilgimi çekmişti. Sonradan anladım ki öğrencilik yıllarımda yönetmeninin kim olduğunu merak etmeden izlediğim ve büyük bir keyif aldığım Nikita, Leon ve 5. Element gibi filmlerin yönetmeni de Luc Besson’muş. Yönetmenin benim için önemi kafamda yerine oturunca, onun başka bir filmi olan Angel-A filmini de bulup izledim, ondan da büyük bir keyif aldım. Lucy, arkadaşımın izleyip sevmediği tarihten birkaç ay sonra İzmir’de de gösterime girdi ve ben ilk fırsatta gidip çok merak ettiğim bu Luc Besson filmini izledim.

Luc Besson, “Lucy” ismini rastgele seçmemiş!

Film, ilk olarak Tayvan’da Taipei kentinde başlıyor ve oradan Avrupa’nın değişik ülkelerine uzanıyor. Lucy, Taipei şehrinin sokaklarında, elinde bir çanta taşıyan arkadaşı Richard’la birlikte sohbet ederek yürümektedir. Bir süre sonra Richard, elindeki çantayı az ötedeki otelde bir kişiye teslim etmesi gerektiğini fakat her nedense, bunu kendisinin yapmak istemediğini belirterek çantayı teslim etmesi için Lucy’ye ricada bulunur. Lucy, bu ricayı kabul etmediğini belirtince rica, önce ısrara, ardından da zorlamaya dönüşür. Lucy, tartışmanın ilerleyen kısmında çantayı bileğine kelepçelenmiş bulur ve teslimatı yapmaktan başka çaresi olmadığını anlayarak otele girer. Kahramanımız çok büyük bir belayla karşı karşıya kalacaktır. Zira çanta, uyuşturucu kaçakçısı gangster Bay Jang ile ilişkilidir. Teslimat sırasında Jang’ın adamları, otelin dışında olmasına rağmen Richard’ı öldürürler, Lucy kargaşada kendini kaybeder, uyandığında ise karın boşluğunda ameliyatla CPH4 adında yeni ve çok güçlü bir uyuşturucu paketi yerleştirilmiştir. Çanta teslimatını kendi iradesi dışında gerçekleştirmek zorunda kalan Lucy, bu kez Jang için uyuşturucu kuryeliği yapmak zorunda kalıp, karın boşluğundaki uyuşturucuyu Avrupa’ya taşımak zorunda kalacaktır. Onu, Avrupa’ya yollayacakları zamana kadar ekletmek üzere kapalı bir yerde bekletirler, başına da bir adam koyarlar. Lucy’e göz kulak olması gereken adam, ona sarkıntılık eder; Lucy adama karşı koyduğu için adam sinirlenir ve Lucy’yi hırpalarken, Lucy’nin karın boşluğu darbe alır. Saklanmış durumdaki CPH4 maddesi Lucy’nin dokularıyla temas eder ve temasla birlikte Lucy, kendini farklı hissetmeye başlar. Fiziksel gücü artmakta, algıları güçlenmektedir. Bu özellikleri sayesinde, başındaki adamı kolayca alt eder. Koluna bağlanmış olan zinciri kırar. Bu sahneden sonra, neredeyse her sahneyle birlikte, Lucy’nin özellikleri daha da gelişir. Normal bir insan, beyninin en fazla sadece yüzde 10’unu kullanabilirken(!), Lucy’de bu oran giderek yükselir, yükseldikçe de dünyanın öbür ucunda neler olduğunu görebilecek, telefona ihtiyaç duymadan annesiyle bağlantı kurabilecek, hatta beyin gücüyle insanları istediği gibi yönlendirebilecek bir hale gelir. Tüm bu güçlerini de Jang’ın uyuşturucu transferini durdurmak için kullanır. Lucy’nin beynini kullanabilme oranı sürekli olarak artar ve yüzde 100’e doğru ilerler. Filmde, Lucy rolünde Scarlett Johansson var, kötü adam Jang rolünde ise Min-Sik Choi. Filmin bir diğer önemli oyuncusu Morgan Freeman, Lucy’nin daha sonra iletişime geçtiği beyin araştırmaları uzmanı bir profesör rolünü üstlenmiş.

Lucy’de gerçeklik ve kurgu

Senaryoyu yazan Luc Besson, Lucy ismini rastgele seçmemiş. Biyoloji ve evrim konusuna meraklı olan Besson, Lucy ismini filme, 1974 yılında Etiyopya’da kazılarda ortaya çıkarılan 3.2 milyon yıl yaşındaki bir dişi bireyin fosiline atfen vermiştir. Filmin değişik aşamalarında birkaç kez 3.2 milyon yıl öncesine gidip, o zamanki Lucy’nin yaşamı görüntülenir. Filmin sonlarında, günümüzdeki Lucy beyin gücünü artırırken, bir aşamada 3.2 milyon yıl geriye gider ve bir anlamda kendisinin atası olan Lucy ile bir araya gelir. Etiyopya’d bu fosili ortaya çıkarak paleo-antropologlar, dişi olduğu saptanan fosile, ünlü müzik grubu Beatles’ın “Lucy in the sky with Diamonds” şarkısına atfen, Lucy ismini koymuşlardır. Fosil, iki ayak üzerinde yürümenin beyin gelişimi ile ilişkili olduğu tezini destekleyen özellikleri açısından da önemli bir bilimsel bulgudur. Filmin ve başrol oyuncusunun ismi, gerçek bir isim üzerine kurgulanmıştır.

Filmin tartışma yaratan bir diğer konusu, CPH4 maddesinin varlığı ve etkisidir. Film gösterime girdikten sonra internet ortamında, CPH4 adında bir maddenin gerçekten de var olduğu ve hamile kadınların hamileliğin belirli bir döneminde bu maddeyi salgılayarak, bebeğe güç verdiği yönünde tartışmalar ve söylentiler yayıldı. Besson’la yapılan bir röportajda yönetmen, gerçekten altıncı haftasında güçlü bir madde salgılanıp bebeğin bu maddeyle güç ve enerji kazandığı ama bu maddenin adının CPH4 olmadığını, CPH4 adını kendisinin uydurduğunu belirtmiştir. İlginç olan, insanların bir CPH4 çılgınlığına kapılıp birbirlerine bu maddeyi nereden bulabileceklerini sormaya başlamış olmalarıdır. Bu sorunun sorulmasının temel nedeninin, beyinlerini kullanma kapasitelerini yüzde 100’e çıkarma istediği olması da olayın başka ilginç bir yönüdür. Gerçek olmayan bu bilgi, günlük yaşamımızın içine öyle girmiş durumda ki bilimsel bilgi olarak gördüğümüz bazı olgular dahi, küçük bir araştırmanın sonucunda “zırvalık” çıkabiliyor. İnsan türünün beyninin sadece bir bölümünü ya da sadece yüzde 5-10’unu kullandığı bilgisi de, bu şekilde gerçek olmayan bir bilgidir. Dolayısıyla, herhangi bir madde kullanarak beynin kapasitesini yüzde 100’e çıkarmak girişiminin kendisi de bu bilgi gibi, başta gerçeklikten kopuk bir uğraş olarak kalacaktır.

Rasyonel düşüncenin geliştirilmesi ve gerçekdışı bilginin saptanması konusunda daha fazla bilgiye ulaşmak için Carl Sagan’ın, The Demon Haunted World: Science as a Candle in the Dark adlı kitabı, iyi bir kaynak oluşturmaktadır. Bu kaynakla ilgili önemli bir özet yazı “Zırvalıkla Saptama Gereçleri: Carl Sagan’ın Saçmalık Yok Etme ve Eleştirel Düşünce Kuralları” başlığıyla Evrimağacı sitesinde yayımlanmıştır.

Kaynaklar

Politik Psikoloji Günlüğü