Mağdurun Dili, Dört Kalemi

No Comment Yet

Nurdan Gürbilek, kendisini dışlanmış, horlanlanmış hissedenlere yakın gören bir edebiyatı irdeliyor denemelerinin yer aldığı ‘Mağdurun Dili’nde*. Kolayca melodrama dönüşebilecekken, ‘bir ulusal mağduriyet hikâyesine doğru daraltmadan‘ yaklaştığı o yalın-acı dolu hayatlara bizi ustalıkla yakınlaştırabilmiş Oğuz Atay’dan, nihayet ‘Tutunamayanlar’daki anlatımının, üzerinde yarattığı kuvvetli etkiyle okuyucuya açmaya karar verdiği bu hassas meseleyi, “çatışmalarla dolu mekân”ı beş başlıkta, dört yazar üzerinden; Dostoyevski, Oğuz Atay, Cemil Meriç ve Yusuf Atılgan‘ın yapıtları ışığında ele alıyor. Sıralamada son üç yazarın Dostoyevski hayranlığı ve kimi yerde benzeşen yönlerini de zaman zaman anımsatarak…

Bir tek ben şölenin dışındayım, diye düşünür Mışkin. Bu nasıl bir şölen sofrası, diye sorar sonra, bu nasıl bir yüce bayram ki çocukluğumdan beri el edildiği halde sofrada bir türlü yer alamadım?

(Dostoyevski, Budala)

Gürbilek’e göre, Dostoyevski’de “gerçekten ısrarlı bir izlektir ‘şölenden dışlanmışlık’”(s.24) Bu yalnızca metaforik bir kaygı ifadesini değil sahiden bir dışlanmışlığı da ifade eder kimi yerde, kendisinin de yer yer hatırlatmalarıyla… Sözgelimi; ‘Öteki’nde Golyatkin, velinimetinin verdiği davete çağırılmaz. ‘Yeraltından Notlar’da yeraltı adamı subay Zverkov onuruna verilen veda yemeğine davet edilmez. (s.25)

Dostoyevski’nin bir tür incinmişlikle köşeye çekilmiş kahramanlarında görülen o “gurur yarası”, “kibirli yalnızlık”, Gürbilek’in, Sartre’nin ‘Varlık ve Hiçlik’te “ görülmeyi, ruhsal, varoluşsal, kısmen de toplumsal boyutlarıyla ele aldığı ‘Bakış’ “ kuramından hareketle açtığı bir diğer analiz noktası olan “görülmenin çifte dinamiği” ile okunmaya çalışılır.(s.26) Görülmeden görme hakkı, bakışın nesnesi değil öznesi olma çabası. Ve giyinmek, böyle bir arzunun, tam tamına bakışın öznesi olma çabasının bir neticesi gibidir. ‘İnsancıklar’ın kahramanı Devuşkin’in ağzından dökülen şu sözler ile daha iyi anlarız ne demek istenildiğini:

  “ ‘İnsan paltoyu başkaları için giyer,’der Devuşkin: ‘Çizmeye, gururumu korumak için ihtiyacım var.‘”(s.27)

Sartre’nin bahsini ettiği bakışın öznesi olma arzusu, Dostoyevski’nin kahramanlarında belirgin hale gelen, para-ruble-ihtişam ihtiyacı “yokluktan kurtulmanın kendisinden çok yokluğa eşlik eden sıradanlıktan “ onun yarattığı utançtan kurtulma isteği ile ortaya konur. (s.32)

Fakat ne yazık “incinen gururu bir türlü onarılamadığında – ruble sahibini korumadığında, aşk yarayı iyileştirmediğinde, kitap beklenen ilgiyi görmediğinde kahramanın çekileceği son gurur kalesidir Dostoyevski’de yeraltı.” der, Gürbilek.(s.34) Bunu bir bakıma ‘alçarak görülme arzusu’ ile yerine koyar.. Yeraltının farklılaştırıcı atmosferinde görülmek yine de görünmeyi başarabilmenin yollarından biridir çünkü. Gelgelelim Dostoyevski’nin bazı kahramanları bu yeraltı ihtişamıyla yetinmek yerine eyleme geçmeyi, görülmenin başka bir yolu olarak seçer, tıpkı ‘Suç ve Ceza’nın “eyleme geçmiş yeraltı adamı” Raskolnikov’u gibi. (s.36) Gürbilek, esasında, alay edilmeden görülme arzusunun yenik düştüğü o sıradanlıktan, bu kez yasaya meydan okuyarak kurtulanabileceği fikrine kapılan bir Raskolnikov portresi çıkarır ortaya, sözü edilen ‘bakış’la.

“Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz!”

(Oğuz Atay, Tutunamayanlar)

Oğuz Atay için ise önemli bir derttir, acıyı gülünç hale getirmeden anlatabilmek. Esas tehlike, Vüs’at O. Bener’in “anlatı”nın “ağlatı”ya dönüşmesi olarak gördüğü şey, biraz da budur Gürbilek’e göre Oğuz Atay’ın içinde bulunduğu o hassasiyet.(s.68)

Atay’ın okuyucuya aktaracağı “acı”nın inandırıcılığı üzerine kafa yorması, Gürbilek’in bahsettiği yanık duygusallığın alanı ‘pathos’tan bayağı anlatıma dönüşebilme ihtimalini çağıran, acıyı bu kez gülünçlüğe iteleyen ‘bathos’a doğru kayma tehlikesini bertaraf etme çabasıyla aynıdır. (s.60)

Atay’da zaman zaman kendinini gösteren bir başka ikilem de ‘Doğu ve Batı’dır. Cemil Meriç’te de farkettiğimiz ve bu topraklarda düşünce hayatını uzun süre meşgul eden önemli tartışma konularından biri olan, aydın çevrenin doğu-batı kıyası. O’ndaki doğu imgesi “iktidarsız öfke”, “çocuksu gurur” iken yine de taşralılığıyla “yarı alay yarı ciddi” övünen fakat taşranın azgelişmişliliğini gözardı edememe, sonunda iki doğrudan vazgeçemeyen ve bu gerilim üstünde dilini şekillendirmiş, “düşüncede çift kutupluluk” olarak isimlendirdiği bir Oğuz Atay anlatısından bahseder bize, Gürbilek. (s.65-66)

“Kırılgan kahramanlarının etrafını ördüğü alay kabuğu” bu sayede onları düşmanca bir alaydan koruma refleksi, sahte pathos’a karşı önlem, bir başka önemli ayrıntıdır O’nun anlatısında Gürbilek’e göre. Atay’daki bu ironiyi,  Adorno’nun “Sanat Şen midir?”* sorusuna 21’yy’da verilmiş en güçlü yanıtlardan biri olarak niteler Gürbilek.(s.73)

 

Sormadan edilemiyordu elbet. Acı anlatılabilir miydi?

 “Ben ezelî bir mağdurum, coğrafî kader, siyasî kader, biyolojik kader. Başka bir ülkede doğmalıydım, başka bir ülkede veya başka bir çağda, en iyisi hiç doğmamalıydım. Anlaşılmadım, anlaşılmadım…”

(Cemil Meriç, Jurnal, 2.cilt)

Gürbilek ‘in, kıstırıldığı coğrafi (bir sonra biyolojik) bir kaderden, ısrarla anlaşılamadığından yakınan Meriç’i, ‘tarihte mağlup üslupta galip olarak okuması, şüphesiz Meriç için özenli ve kabuledilir bir analizin sonucudur. Ona göre; “Bahtiyarlar ve mustaripler. Galipler ve mağluplar. Kilit ayrım budur Meriç’te.”(s.85) ‘Hoyrat’ bir harf inkılabınının altında ezilmiş dilin “cevherini yitirmişliği” onu üslupta mustaripten yana koymuş, kendisini bahtiyarların şairi Horatius’a değil, muzdariplerin sözcüsü Juvenalis ‘e yakın hissetmesine neden olmuş gibidir.(s.84) Gürbilek, Meriç’in dilde gösterdiği bu direniş halinin, Türkiye’de gericiler ile ilericileri basitce ayırt etmenin ötesine geçmiş bir yönü olduğuna dikkati çeker. (s.81) O’nda dikkatini çeken diğer bir anlatım biçimi ise, mağdurların sesini heybetli bir şekilde kayda geçmek, mazlumluktan en başından zafer devşirmek yani “kanatlı üslup” u harekete geçirmektir.(s.82)

Oğuz Atay’da farkettiği “düşüncede çift kutupluluk” Meriç için aynı bağlamda doğu ve batı yorumunda kendisini, yine Gürbilek’in ifadesiyle ile bir “çifte bağlanış”a sürükler.(s.94) Avrupa mevzu bahis edildiğinde yöneldiği tarihsel maddecilik onu kendi ülkesinin yazgısı söz konusu olduğunda  eril içerikli-cinsel öğelerle süslediği, bir tür “iffetiyle oynanma”, “romans mitolojiden devşirilmiş bir ayartılma anlatısı” na dönüşürken, bu tezatlıkla, imanda ısrarlı bir maddeci olarak karşımıza çıkar Meriç. (s.89-93) Meriç’in mağduriyete eril bakış açısı (erillik-kadınsılık karşıtlığı) ise saklanmayacak kadar ortadır. Gürbilek, O’nun, birbirini anlamayan iki şeye birden bağlanırken, o iki gergin ucun “düşüncelerinin olgunlaşarak değil savrularak gelişmesine” (s.95) yol açtığından bahsederken, Meriç’in  geride “herkesin ihtiyacına göre kullanabileceği kadar çok alıntı bırakmış olması”nı da pekala bu doğrultuda okuyabiliriz.(s.94)

Meriç’in öz yaşam hikâyesindeki göç sancıları, O’nu Dostoyevskivâri bir hasta gurura, “çifte bağlanış”ın bir diğer mecazi figürü olan  “fildişi kule” çıkmazına, adeta hem bir züppe ve hem de ateş alanına inmek isteyen bir kavga adamı olma gelgitine sürükler, Gürbilek’e göre. (s.99)

Bu bahsi kapatmadan evvel, Adorno’dan yapılan şu hatırlatma ile Cemil Meriç’in “gerçeği perdeleyen kanatlı üslup”unun  yarattığı açmaza da eleştirel bir yorum  sunulmuştur kitapta:

“Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.” (Adorno, Minima Moralia, s. 29)

 

“İlle gerekli mi başkaları?” (Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli)

 

Atılgan’ın ‘Aylak Adam’da romanın sonunu alacağı tepkiler nedeniyle istediği gibi yazamadığı yönündeki itirafından hareketle, okur ve yazar ilişkisindeki gergin bağa değinilerek, durum hem Atılgan hem de yarattığı roman kahramanları açısından aynı anda değerlendiriliyor kitapta. Bu tartışma üzerinden Gürbilek’e göre “Yazarın başkasıdır okur” bu tam da Aylak Adam’ın ( “Yoksa kişi, dışardakilerden hiç mi kurtulamıyacaktı?” ve Anayurt otelinde Zebercet’in ( “ille gerekli miydi başkaları”) derdi gibidir. (s.125)

Atılgan’ın Aylak Adam’ını Tutunamayanlar’dan 12 yıl evvel yazılmış, ortasınıfın “yapay huzuru”nu hedef alan, “elipaketliler” nefretine takılmış bir tutunamayan hikâyesi olarak gören Gürbilek, istenmeyen bakışa ya da bakıştaki yanıtsızlığa verilmiş tepkinin  hem Zebercet’in hem Aylak Adam’ın hikayesinde genel olarak bir narsistik incinmişlik öyküsüne dönüştüğünü, Atay’ daki alay kabuğunun, O’nun anlatımında narsistik defans olarak yerini aldığını düşünür. (s.129,141)

Atılgan’ın roman kahramanlarında, örneğin Anayurt Oteli’ndeki Zebercet’in “ bir cani mi yoksa özgürlük, sorumluluk ve suç gibi varoluşssal sorunlar üzerinde kafa yoran bir dışlanmış mı olduğuna” karar verememiş olmasını şimdiye kadar üç yazar üzerinde vurguladığı çift yönlülük içeren yanıtlardan devam ederek, Atılgan’ın  anlatımında “ilişkinin çiftdeğerliliği” vurgusunu getirir Gürbilek. (s.137)

Burada da Sartre’nin Bakış kuramı üzerinden sürdürerek, şehrin kalabalıklarında bakışın öznesi olduğu için umutlu, fakat yine aynı kalabalıkta bakışın nesnesi olduğu için tedirgin C’nin sıkıntısı, takıntısı, bir türlü görülmemenin verdiği hırçınlıkla en nihayet yeraltına inen Zebercet’in sıkıştırılmışlığı bir açmaza, tıkanmışlığa dönüşürken, bu onu  aynı zamanda Cumhuriyet dönemi edebiyatının ilk yeraltı adamı olmaya aday gösterir Nurbilek’in gözünde.(s.172)

Sonunda mağdurun hikâyesi, edebiyat için varoluşsal bir malzeme gibidir adeta, bu malzeme ile kurdukları anlatı sayesinde kimi yerde birbirine geçen kimi yerde farkılaşan bu dört kalem bir arada sunuluyor kitapta da. Mağduriyet hikayelerini dinlerken, işin içinde kendi mağduriyetlerinin örtük hafızasını hesaba katmadan okuyamıyorsunuz o dört yazarı, pek tabi Gürbilek’in kitabında yer verdiği “asıl kahramanlar” olarak. Dili açık, mağduriyetin her türünden hikâyeye, muhakkak kendisinde saklı bir “öteki” ile bakacak her okuyucu için, meseleye farklı derinliklerle yaklaşmış bir kitap ‘Mağdurun Dili’.

Keyifli okumalar!

 

*Kitabın Künyesi: http://www.metiskitap.com/catalog/book/4684

* “Sanat Şen midir?” Theodor W. Adorno, Edebiyat Yazıları,(Sabir Yücesoy, Orhan Koçak çev.) 2004, Metis yay. s.150-158

Arzu Lermioğlu

Eylül 1982'de İstanbul'da dünyaya geldi. Bu şehirden hiç ayrılmayarak ilk ve ortaöğrenimini tamamladıktan hemen sonra 2001 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümüne girdi. 2005-2007 yılları arası yine İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü'den "Ortaöğretim Alan Öğretmenliği" programı kapsamında pedagojik formasyona yönelik yüksek lisansını tamamladı. Beş yıl gibi bir süre finans ve bankacılık sektöründe çalıştıktan sonra istifa edip çalışma hayatına ara verdi. 2012 Aralık ayından beri belirli aralıklarla Radikal Gazetesi'nin blog servisinde yazılarını paylaşıyor. 2014 Şubat ayında Mühim Hadiseler Enstitüsü bünyesinde yazmaya başlamıştır.