Prof. Dr. Özkazanç: ‘Politik psikoloji, siyaset biliminin alt dalıdır’

Siyaset psikolojisini Siyaset Bilimi’nin bir alt dalı olarak tanımlayan Ankara Üniversitesi SBF’den Prof. Dr. Alev Özkazanç, bu alanın temel başlıklarından biri olan siyasi liderlerin psikanalizinin ise Sigmund Freud’un Leonardo da Vinci’nin kişiliği üzerine yaptığı çalışmayla başlatılan psiko-biyografi geleneği ile ortaya çıktığını ifade ediyor.

Sonuç olarak modernliğin içinden geçmekte olduğumuz bu evresinde benlik, toplum ve siyaset arasındaki karmaşık ilişkilere dair yeni ve ufuk açıcı bir görüş edinmek için, öznenin söylemsel kuruluşunu vurgulayan kuramsal perspektif ile yeni demokratik öznellik biçimlerini hayata geçirmeye çalışan politik mücadelelerin birlikte ele alınmasını önemli bir nokta olarak gören Özkazanç birbiriyle çatışan üç tür öznelleşme dinamiğini olduğunu ileri sürüyor.

Bir yandan Frederic Jameson tarafından ‘şizofrenik’ olarak adlandırılan, “ben” ile “öteki” ayrımının silindiği, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağlantıların kopup, şimdinin mutlak bir karakter edindiği, bu nedenle de bir “benlik” kaybı olarak deneyimlenen, tamamen merkezsizleşmiş, tamamen akışkan hâle gelmiş bir öznellik ve kimlik deneyimi alanı güçleniyor. Öte yandan post-modernitenin bu radikal akışkanlığına karşı yine post-modern bir tepki olarak şekillenen reaksiyoner özne ve kimlik oluşumları da güçleniyor. Cinsiyetçi, ırkçı, etnik, dinsel, cemaatçi gibi farklı biçimler alabilen bu yönelim, ben ile öteki arasındaki ilişkiselliği radikal olarak inkâr eden ben-merkezci, ötekini dışlayan dogmatik bir kimlik ve kimlik siyasetine dayanıyor. Nihayet, günümüzde bir umut ışığı olarak güçlenen üçüncü bir yönelim var ki burada öznenin ve kimliklerin akışkan ve ilişkisel olduğu kabul ediliyor ve bu ilişkiselliğin nasıl olup da daha ileri demokratik biçimlerde yaşatılabileceği araştırılıyor. “Ben” ile “öteki” arasında, ötekileştirmeye dayanmayan, iletişim ve diyaloğa dayalı bir melezlenme, birlikte dönüşme arzusunu ifade eden öznellik biçimleri bunlar.

Siyaset Psikolojisi’nin Siyaset Bilimi’nin alt dalı olduğunu aktaran Özkazanç şöyle devam ediyor:

“Siyaset ile psikoloji arasındaki ilişki nedir? Bu soruya iki farklı düzeyde yanıt verilebilir. İlkin, siyaset bilimi disiplini ile psikoloji disiplini arasındaki ilişkinin ne olduğuna, bu iki disiplin arasındaki farklılık ve örtüşme noktalarının disiplinlerin içinden nasıl kurulduğuna bakılabilir. İkinci ve daha eleştirel bir bakışla, bu disipliner ayrımların kendisini sorgulayarak, birey, toplum ve siyaset arasındaki ilişkilere dair daha tarihsel ve bütünsel bir açıklama çabası önerilebilir…  

Her iki disiplinin farklı nesneleri olduğunu varsayan ve bu çerçevede iki disiplinin örtüşme alanına dair belirli konular saptayan ‘enter-disipliner’ bir alan olarak siyaset psikolojisinin ortaya çıkışı yeni sayılır. Siyaset psikolojisi disiplini bu adla ancak 1970’lerde örgütlenmeye başlamıştır. O dönemden bugüne bu disiplin, lisans ve yüksek lisans derslerinin açılması, Uluslararası Siyaset Psikolojisi Derneği’nin kurulması (1978), Uluslararası Siyaset Psikolojisi dergisinin çıkarılması (1980) ve siyaset psikolojisi derlemelerinin yayınlanmasıyla hızla gelişen bir uzmanlık alanı olarak belirdi. Bu yeni disiplin, siyaset bilimi içinde özellikle siyasi davranış dalı ile psikoloji içinde kişilik, sosyal psikoloji ve bilişsel psikoloji alanlarının etkileşimi çerçevesinde şekillenmekte ve psikolojiden çok, siyaset biliminin bir alt dalı olarak gelişmektedir. Bu disiplinin ortaya çıkışı ve evrimi hem dönemin yaygın kuramsal ve yöntemsel paradigmalarından hem de siyasi durumun ortaya koyduğu özgül sorunlardan etkilenmiştir. Bu bağlamda özellikle, Amerikan kaynaklı bir disiplin olarak siyaset psikolojisinin dönemin Amerikan siyasetinden ve uluslararası olaylardan etkilendiğini saptamak gerekir. Öyle ki, terör, uluslararası çatışma, etnik çatışma, İslami köktendincilik gibi konular disiplinin her zaman temel ilgi alanları olarak ortaya çıkmışlardır.”

-Prof. Dr. Alev Özkazanç’ın siyaset psikolojisi ile ilgili okunmasını önerdiği 8 kitap.


Arno Gruen – İçimizdeki Yabancı

Yabancı düşmanlığı, kendine düşmanlıktır. Kökenleri çocuklukta aranmalıdır. Yabancılara duyulan nefretin, duyulan nefretin, daima insanın kendisine karşı duyduğu nefretle bir ilişkisi vardır. Eğer insanların, başka insanlara neden acı çektirip, onları neden aşağıladıklarını anlamak istiyorsak önce kendi içimizde yer alan, tiksindiğimiz şeylerle uğraşmalıyız. İçimizdeki bu parçayı, bize onu hatırlatan yabancıyı yok ederek susturmak isteriz. Ama, eğer insanın kendisine özgü olan ve birey oluşunu belirleyen her şey yabancı kılınırsa, geriye, insan gelişimini sağlayacak ne kalır?


Bruce Brown – Günlük Hayatın Eleştirisi

Bruce Brown bu yapıtında, devrimci sosyal dönüşümün kuram ve uygulamasının artık geleneksel Marksizmin tarihsel süreçleri vurgulama isteğiyle ya da çalışan sınıfların özgürlüklerine kavuşma yolunda verdikleri mücadelelerle sınırlanamayacağını ileri sürmektedir. Brown’a göre, hem Sovyetler Birliği hem de Doğu ve Batı Avrupa deneyimlerinin ışığında, bu sosyal dönüşüm aynı zamanda devrimci sürecin öznel ve psikolojik boyutlarını yeniden keşfetmeli ve birey yalnızca ekonomik ve politik baskı biçimlerinden değil, bunların yanı sıra psikolojik baskılardan da kendini kurtarmalıdır.

Gündelik hayatın devrimci bir tarzda yeniden kurulması için yöntemler geliştirilmeye çalışılan yapıtta, Yeni Sol hareketin 1960’lı yıllarda edindiği kimi derslerden başka, Marksizmi gündelik hayatın bir eleştirisi olarak yeniden kurmaya çalışan Reich, Fromm, Marcuse, Horkheimer, Lefebvre ve Habermas gibi düşünürlerin katkıları da sergilenmektedir.


Engin Geçtan – İnsan Olmak

İlk kez yayımlandığı 1983’ten günümüze defalarca baskı yapmış ve okurla kurduğu yapıcı ilişkiyi kanıtlamış olan bu kitabında Engin Geçtan insan olmanın ikilemini şöyle anlatır: “Çağdaş toplumlar kendine özgü bir olguyu da birlikte getirmiştir. İnsan eskisinden çok daha fazla sayıda insanla, çok daha kısa süreli, daha yüzeysel ilişkiler kurma eğilimindedir. Bu, soğuk bir günde karşılaşan bir grup kirpinin öyküsüne benzer. Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar. Birbirlerinden ayrıldıklarındaysa soğuktan rahatsız olurlar. İleri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilecekleri en uygun uzaklığı bulurlar.”

Son yirmi yılın dünyasındaki sosyal ve maddi değişimler düşünülürse, kirpilerin birbirine daha da çok ihtiyaç duyduğunu, her kirpinin bu ikilem karşısında kendi cevabını bulması gerektiğini, tam da bu yüzden İnsan Olmak’ın bugün daha da güncel olduğunu söyleyebiliriz.


Joel Kovel – Arzu Çağı

Arzu bürokrasiyi yenebilir mi? Arzu bizi özgürleştirebilir mi? Marksizmin arzuyu sahiplenmesi mümkün müdür? Marksizmin ilkeleriyle bağdaşan bir psikanalitik terapi olabilir mi? Bu sorulara yanıt ararken ciltler dolusu teori üretilebilir. Kovel, elinizdeki alçakgönüllü, ama aynı zamanda kendine özgü kaygıları olan bu kitapta yukarıdaki soruları yanıtlamaya çalışırken psikiyatri ve psikanalizdeki ana meseleleri radikal toplumsal düşünce açısından yeniden kurgulayıp teori ile praksisi bir araya getirmeyi deniyor.

Anarşist bir Marksist olduğunu, kapitalizmin yıkıcılığına karşı tek alternatifin özgürlükçü bir sosyalizm olduğunu söyleyen Kovel daha önce yayımladığımız Tarih ve Tin adlı kitabında “tinsellik sorununu din dışı bir çerçevede geliştirme” projesiyle “hayran okurlar” edinmişti. Arzu Çağı’nda ise “daha iyi bir dünya” umudunu sımsıkı tuttuğu ellerini hiç gevşetmeden, “arzu”nun peşinde bir yolculuğa çıkıyor. Bindiği tren, bürokratik kurumlara hapsedilmiş olan psikiyatri; yol arkadaşlarıysa patoloji kaynağı kapitalist kültürden mustarip “hasta” tabir edilen kişiler. Kovel, yolculuğunda arzunun nesnelerini, çocukluğa uzanan ve bilinçaltından fırlayıp gelen patoloji kaynaklarını araştırıyor. Ele aldığı kişilerin somut yaşamları, korkuları ve arzularına eğilirken, onları biçimlendiren kapitalist kültüre, medyaya, iş ilişkilerine, aileye, aşka ve para hırsına dair radikal görüşler üretiyor. Hem de yukarıdan bakan “kişiler-üstü” psikiyatrist kandırmacasına bir an bile yenik düşmeden, ekmek kapısı ve yaşam biçimi olan psikiyatriyi de, kendisini de ameliyat masasına yatırıyor. Kovel, “hayal gücümü tarihsel bir kuvvet olarak çok önemli bir yere koyuyorum; çünkü doğruluğu, teoriyi organik bir biçimde praksiste temellendirmeye çalışan bir söylem hayal gücüne dayalı bir yetkinleştirmeden kaçınamaz” diyor.

Psikiyatri, şu an geldiği noktada, kapitalist tahakkümün bir olumlayıcısı, bireyciliğin manifestosudur. Kapitalizm, hastanelerin duvarları fayans kaplı, demir kapılı hücrelerinde toplumun “zihin sağlığı”nı koruduğunu iddia ediyor. Arzu Çağı, yazarının ve okura çok tanıdık gelecek “hasta”larının ağzından bu patoloji düzenine karşı çıkan bir kitap. Foucault’nun “deli”lerinin günümüzde hangi işlerde çalışıp hangi koşullarda yaşadığını merak edenlere…


Murat Paker – Psiko-politik Yüzleşmeler

Türkiye, derin bir çözülmenin yaşandığı, toplumsal bağların aşındığı dönemlerden geçiyor. Bu kitapta, Murat Paker’in daha önce Birikim dergisinde bu dönemlerdeki kimi gelişmelere dair yazılmış makaleleri biraraya getiriliyor. Paker, bu makalelerde Türkiye’nin ve ABD/İsrail’in her biri travmatik ve de oldukça netameli kimi meselelerini anlamak ve anlatmak için politik ve psikolojik analiz düzeylerini birbirlerini zenginleştirecek ve bütünleyecek tarzda birarada kullanıyor. Paker, politik analizlerini özgürlükçü sosyalist bir çerçeve üzerinden kurarken, psikolojik analizlerini de psikanaliz ve sosyal psikolojiyle beslenen bir çerçeveye ve de psikoterapist ve araştırmacı olarak elde ettiği mesleki/akademik tecrübelerine dayandırıyor.

Kitabın Türkiye bölümünde 1996’daki açlık grevleri, Körfez depremi, ‘Hayata Dönüş’ operasyonu ve 2000’deki açlık grevleri, AB sürecinde gerçekleştirilmeye çalışılan kimi reform çabalarıyla ilgili trajikomik gerilimler, Türkiye solunun halet-i ruhiyesi ve AB süreciyle gerilimli ilişkisi, işkence, egemen politik kültür, Türk-Ermeni meselesi ve 2005-2006 yıllarında yoğunlaşan linç girişimleri konu ediliyor. ABD/İsrail bölümünde ise ABD’deki 11 Eylül 2001 saldırıları, ABD-İsrail’in işgalci/yayılmacı politikaları, Irak’taki işkence vahşeti ve siyonizm/anti-semitizm yer alıyor.

Kitap, son on yılın kimi önemli olayları üzerinden psiko-politik bir panorama sunuyor; bu panorama boyunca Türkiye’de ve dünyada içinde bulunduğumuz çukurun ve çukurda var olma hallerimizin kimi boyutlarını irdeliyor. Çukuru tanımadan çukurdan çıkamayacağımız düşüncesiyle…


Serol Teber – İnsanın Hiçleşme Serüvenine Giriş

İnsan aklı şaşırtıcı zenginlikteki büyük kültürel birikimine rağmen, bugün içine girdiği bu karmaşık labirentin bir çıkış yolu bulabilecek, hem kendisine uygulunan ve hem de kendisinin başkalarına ve doğaya karşı uyguladığı hegemonyayı bir yerlerinden durdurabilecek, Ben bilincinin yoğun yabancılaşma bulutlarını aralayabilecek, kitle iletişim araçlarının, kitle kültürünün saldırısından kendini kurtarıp, özgün kişiliğini koruyabilip ve Aydınlanma Çağı’nın bu “bitmemiş projesini” yeniden tamamlama olanakları yaratabilecek midir?…”
Dahası, bu son kerte karmaşık bir ortamda, eleştirel insan aklı kendisini günlük yaşama nasıl yansıtacak? Ve gene bu koşullarda, alternatif hareketler bu dönemin alternatifi olabilecekler midir?.. Bilemiyoruz. Prometheus’un haklı olduğunu bugün de savunanların, dünyada olup bitenleri anlamak ve her şeye rağmen yaşamı daha anlamlı kılmak isteyenlerin sayısının sanıldığından da çok fazla olduğu açık… Bunlar biraraya gelebilecekler ve Ariadne’nin ipliğini yakalayabilecekler midir? Bunu zaman gösterecektir…”

Politik Psikoloji, özellikle bugünün insanının-bireyin sorunlarının sözcülüğünü üstlenmiş, psikolojinin (ruh bilimlerin) en genç yan bölümlerinden biri; disiplinler arası bir bilim dalıdır. Oldukça kestirme bir tanımlama denemesiyle, politik-psikoloji, hangi tür toplumsal-ekonomik formasyondan olursa olsun, egemen-resmi devlet ideolojilerinin (merkezi bürokrasilerin, organize edilmiş komplekslerin) birey psikolojisine yansıma biçimlerini, birey psikolojisini ne tür etkileyip, deforme ve hatta tahrip etmesini tartışır; ya da gene bir başka türlü söylemeyle, resmi (ya da özel) ideolojileri yansıtan birey psikolojisini gözlem konusu yapar. Bu kitapta, insanın hiçleşme serüvenini kimi satır başlarını bulacaksınız.


Wilhelm Reich – Faşizmin Kitle Psikolojisi

Wilhelm Reich’ın (1897 – 1957) Karakter Analizi adlı yapıtı okuyucuya ilk kez sunulduğunda, eleştirmenler tarafından o ana dek “psikoloji konusunda söylenmiş olanların en iyisi ve en köklü düşünülmüşü” olarak tanımlanmıştı. Kitap çok geçmeden Nazi Almanyası’nda yasaklandı. Karakter Analizi ancak 1945’de, ABD’de yeniden basılabildi. O günden bugüne, bu başyapıt psikoterapinin gelişimine büyük katkı yapmıştır. Değişiklikler yapılsa da, Reich’ın kitabında işlediği temel görüşler pek çok terapi yönteminde benimsenmiştir.

Reich, Freud’un yorum analizinin karşısına, beden dilinden yola çıkarak, bastırmanın çok çeşitli katmanlarına adım adım ilerleyen davranış analizini koyar. Kas gerginliklerinin çözülmesinin cinsel enerjiyi serbest bıraktığını, bunun da aykırı davranışları ortadan kaldırdığını saptamış, buradan yola çıkarak vejetatif akımlar anlayışını geliştirmiştir. Bu anlayış, Reich’ın daha sonra geliştirdiği orgon terapisine bağlı biyopsikiyatrinin temelini oluşturmuştur.


Zygmunt Bauman – Postmodernlik Ve Hoşnutsuzlukları

Felsefe yapmak hep uçuk ve soyut şeylerden söz etmek anlamına gelmiştir. Diyebiliriz ki Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları bu anlayışı ve önyargıyı silebilecek nitelikte.

Zygmunt Bauman bu kitapta “pratiğin felsefesini” yapıyor. “Postmodern” dünyada kesin olan tek şeyin “belirsizlik” olduğunu ve “olumsallık” değirmeninin bütün “paradigmaları” her an “yeniden kurduğunu” gözlemliyor. Bundan dolayı da, hiç kimsenin “avangartlık” iddiasında bulunamayacağını; çünkü “olumsallık” değirmenin de öğütülmekten kaçmanın mümkün olmadığını söylüyor.
Bauman Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları’nda bizi “yabancıların”, “türedilerin”, “paryaların”, “turistlerin”, “aylakların”, “köktencilerin” ve benzerlerinin dünyasına sokuyor. Söz konusu kesimlerin neden toplumun “vazgeçilmez” üyeleri olduğunu görüyoruz. “Yerliler”in “türediler”e ne kadar muhtaç olduğunu, onlar olmadan kendilerinin de “yersiz” kaldığını fark ediyoruz. “Yerli”den fazla “yerlici” kesilen “yabancılar”ın ruh halini anlamaya çalışıyoruz. O çok yücelttiğimiz “kültür”e bir de “tüketici kooperatifi” olarak bakıyoruz.

“Aydınlanma”nın çelişkilerine tanık oluyoruz. “Toplumu eğitmek” isteyen “avangart aydınlatmacıların”, işlevleri sona erip işsiz kalınca nasıl deliye döndüğünü, yığınlara saldırdığını görüyoruz. Öte yandan modern çağın başındaki “eğitim devrimi”nin izini sürerek Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ni gözden geçiriyoruz.

“Postmodern pratiğin felsefesi” olarak nitelendirebileceğimiz bu çalışmanın kendi özgün “temelleri” de var: Özgürlük, daha fazla özgürlük; farklılık, daha fazla farklılık; ve bir de (bunların sürekliliğinin sağlanması için) dayanışma, daha fazla dayanışma.

Belirsizlik ve farklılıkların egemen olduğu postmodern dünyada sorumluluk ile özgürlüğü bir madalyonun iki yüzü olarak gören Bauman son sözü de özgürlüğe veriyor.


Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.

Politik Psikoloji Günlüğü