Siyaset Bilimi’nin önerdiği 20 diplomatik film

Üniversitelerin siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümlerinde bazı derslerde, dersin daha iyi anlaşılabilmesi için örnek olarak gösterilen filmler savaşı, barışı, diplomasiyi, resmi formaliteleri, askeri gerçekleri ve olağanüstü durumlarda ortaya çıkan uluslararası krizleri farklı bir boyuttan aktarması ile saatlerce süren derslerden daha işlevsel olabiliyor. Çeşitli üniversitelerin siyaset bilimi derslerinde öğrencilere izlettirilen mizah, hüzün, pişmanlık, kahramanlık, aşk ve vatanseverlik gibi duyguları işleyen o filmlerden bazılarını, Harvard Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt ve Fletcher School of Law and Diplomacy’den Uluslararası Dış Politika Profesörü Daniel W. Drezner’in önerileriyle “Dark Territory: The Secret History of Cyber War” kitabının yazarı Fred Kaplan’ın aktarımıyla sizin için derledik.


(Casablanca – 1943, ABD) İkinci dünya savaşında çok direnişli örgütün lideri Victor Lazlow Alman konsantrsayonu kampından kaçarak Casablanca’ya gelir. Amacı Lizbon’a oradan da ABD’ye iltica etmektir. Fakat bütün umutları şans eseri Casablanca’nın en meşhur gece kulübünün sahibi olan Rick’e bağlamıştır. Rick kaçış için gerekli olan pasaportlara sahib olan tek kişidir. Öte yandan Ricky’in Victor’un yakalanması ya da öldürülmesi için gerekli nedeni vardır. Victor’un karısı Ilsa Ricky bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı ve kalbinin derinliklerine gömdüğü büyük aşkıdır.


(The Great Dictator – 1940, ABD) Nazi Almanya’sının tıpkısının aynısı bir başka diktatörlükte, kararları ve yönetimi ile ülkesini kırıp geçiren Diktatör Adenoid Hynkel, ülkede kendisine ikizi kadar çok benzeyen son derece saf karakterli bir Yahudi berberin yaşadığından habersizdir. Hynkel’in askerleri Yahudileri teker teker toplama kamplarına götürmek üzere toplarken Yahudi Berber’in Hynkel’e olan benzerliği nedeni ile onu Büyük Diktatör zannederler ve bu benzerlik büyük bir karışıklık yaşanmasına neden olur. Charles Chaplin’in Nazi Almanyasını ve Hitler’i hicvettiği bu eğlenceli komedi, sinema tarihinin en başarılı hiciv örnekleri arasında yer alıyor.


(To Be or Not to Be – 1942, ABD) İkinci Dünya Savaşı döneminde Alman işgali altında bulunan Polonya’da yaşam, Nazilere karşı olan herkes için oldukça zordur. Polonya’nın Nazilere direnişine çok ciddi şekilde zarar verebilecek bir casusun Almanlara bilgi ulaştırmadan bir an evvel engellenmesi gerekmektedir. Joseph Tura ve karısı Maria’nın başını çektiği bir grup tiyatro oyuncusu, Nazilerle amansız bir mücadeleye girişirler. Baskıcı rejimlerin sanata karşı müdahaleci tavrını başarılı bir şekilde anlatan film, Ernst Lubitsch imzalı. Filmin savaşın tüm vahşetiyle devam ettiği yıllarda çekildiğinin altını çizmeyi de unutmayalım.


(A Passage to India – 1984, ABD) Olaylar 1924 yılında, İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da geçiyor. Judy Davis’in canlandırdığı Adela Quested, genç ve dikbaşlı bir İngiliz kadın, yanında nişanlısının annesi Mrs. Moore (Peggy Ashcroft) olduğu halde Hindistan’a gelir. Burada tanışıp dost edindiği Dr. Aziz (Victor Banerjee) bir süre sonra Adela’yı mistik Marabar mağaralarına yapacağı ziyarette kendisine katılması için davet eder. Girdikleri bir mağaradan yara izleriyle çıkan Adela, Aziz’in kendisine saldırdığını iddia eder. İngiliz yetkililer Adela’nın mahkeme yoluna gitmesi için baskı yaparak, Aziz’i adeta yargılanmadan suçlu ilan ederler. Suç işlendiğine dair en ufak bir kanıt bile bulunmadığı halde Aziz, İngilizlerin ve kendi halkının gözünde saygınlığını yitirir.


(Gandhi – 1982, İngiltere/ABD/Hindistan) 20. yüzyılın ilk yarısında İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan’da geçen film, bağımsızlık mücadelesi için İngiliz yönetimine karşı ‘Pasif Direniş’i örgütleyen Mahatma Gandhi’nin hayatından bir kesit anlatıyor. En iyi biyografik çalışmalardan biri olarak kabul edilen Gandhi, 11 dalda aday olduğu Oscar ödüllerinden “en iyi film” ve “en iyi yönetmen” dahil tam 8 ödülle döndü. Gandhi rolünde sinema tarihinin en iyi performanslarından birine imza atan usta oyuncu Ben Kingsley’nin ise “en iyi erkek oyuncu” dalında heykelciğe uzanmasıysa pek zor olmadı. Cenaze sahnesinde yaklaşık 300.000 kişinin yer almasıyla da bir film sahnesinde yer alan en kalabalık insan sayısı rekorunu da elinde bulunduran film, çarpıcı sahneleriyle hafızalardan silinmeyecek bir yapıt.


(The Battle of Algiers – 1966, İtalya/Cezayir) 1950’lerin ikinci yarısında geçen film, Cezayir’in Fransa sömürgesi altından kurtuluşunun öyküsünü anlatıyor. Fransa tarafından terör örgütü olarak kabul edilen Cezayir direniş örgütü FLN’nin dört yöneticisinin yakalanması etrafında dönen hikayede, işgal altındaki bir ulusun direnişi resmediliyor. Direnişin biçimi terörizm şeklini alırken, yönetmen Pontecorvo silahlı mücadelenin meşrutiyetini ispatlamaya girişiyor.


(Lawrence of Arabia – 1962, İngiltere/ABD) David Lean filmografisinin en ünlü yapıtı olan film Arap İsyanı’nın başlamasında önemli bir rol oynayan İngiliz bilim adamı ve ordu casusu Thomas Edward Lawrence’ın Arabistan’daki görev sürecinde yaşananları konu alıyor. Kuzey Afrika’da genç bir teğmen olan Lawrence’ın bir teklif üzerine Arabistan’a gözlemci olarak gitmesi ve zamanla bölgede isyan çıkaran Araplara yardım etmesiyle artık, Arabistan topraklarına İngilizlerin de eli değmiş olur. Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılan Arap halkı, İngilizlerle işbirliği içerisine girerek Osmanlı Devleti’yle çatışacağı bir savaşa sürüklenir.


(Fail Safe – 1964, ABD) Bir bilgisayar hatası sonucu Birleşik Devletler’in Moskova’ya yönelik nükleer saldırısı iptal edilemez. Bunun üzerine Başkan zararı tazmin etmek için New York’un bombalanmasını teklif eder. Stanley Kubrick’in “Dr Strangelove”ından sadece birkaç ay sonra vizyona girdiği için ne yazık ki fazla hasılat yapamamış, kadri kıymeti bilinememişti. Soğuk Savaş korkularını yeniden canlandırmayı başaran filmde, akla hayale sığmayanı gerçekleştiren Başkan rolündeki Fonda tüyler ürpertici derecede soğukkanlı. Eugune Burdick ve Harvey Wheeler’in Türkçeye (Kıyamete İki Saat) adıyla çevrilmiş romanından, yönetmenliğini Sidney Lumet üstlendi.


(Wag The Dog – 1997, ABD) Amerikan başkanlık seçimlerine iki hafta kalmıştır. İsmi verilmeyen Amerikan başkanı, odasında küçük yaştaki bir kızla arasında geçenler nedeniyle büyük sansasyonlara neden olmuş, yeniden seçilebilme şansını sıfıra indirmiştir. Olaylar geniş çevrelerce duyulmadan önce önlem almak isteyen Beyaz Saray halkın dikkatini başka bir yöne çevirmek için medya cambazı Conrad Brean’ı görevlendirir. Halkın ve medyanın dikkatini dağıtma konusunda eşsiz bir yeteneğe sahip olan Brean, sahte bir savaş haberi çıkaracak, ardından gelen destekleyici sahte haberlerle de tüm ülkeyi gerçekte var olmayan bir savaşa inandıracaktır.


(Judgment at Nuremberg – 1961, ABD) İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan gerçek olaylara odaklanan film hükümet tarafından işlenen suçlara alet edilen vatandaşları konu alır. Nazi rejimi döneminde yaptıkları insanlık suçlarının görüşülmesi için mahkemeye çıkan dört hakim, dönemin meşhur kurumu Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanmaktadır. Mahkeme esnasında ortaya çıkan kirli çamaşırlar hem kurumların hem de insanların güvenirliğini sarsacak cinstendir. Son derece başarılı bir mahkeme filmi olan yapıt, özellikle oyuncu kadrosunun kusursuzluğuyla dikkat çekiyor. Usta yönetmen Stanley Kramer tarafından yönetilen film ayrıca, en iyi uyarlama senaryo da dahil iki dalda Oscar kazanmıştır.


(Independence Day – 1996, ABD) 2 Temmuz’da dünyanın her yerindeki komünikasyon sistemleri, tuhaf bir atmosfer olayı sonucu bozuluverir. Hemen sonrasında silahlı kuvvetler tarafından, devasa nesnelerin dünyaya doğru yaklaşmakta olduğu açıklanır. İlk başta meteor olduğu düşünülen cisimlerin esrarengiz uzaylıların kumandasındaki dev uzay gemileri olduğu ortaya çıkar. Uzaylılarla her türlü iletişim denemesinin başarısız olmasının ardından, şimdi kablo teknisyenliği yapan eski bilimadamı David Levinson, uzaylıların bir günden daha kısa süre içerisinde dünyanın önemli noktalarına büyük bir saldırı gerçekleştireceğini fark eder. Temmuz’un 3’ünde, uzaylılar gerçekten de New York, Los Angeles ve Washington’a saldırı düzenlerler. Hayatta kalanlar konvoylar halinde Area 51 adındaki, hukümetin tuhaf test alanına doğru yola koyulurlar. 


(I Origins – 2014, ABD) Bir moleküler biyoloji uzmanı olan Ian Gray (Michael Pitt) ve laboratuvarda birlikte çalıştığı arkadaşları Karen ve Kenny, insan gözünün evrimine dair bir araştırma yapmaktadırlar. Bu araştırmada yaptıkları deneyler sonucunda insanlığı derinden sarsacak bazı kanıtlara ulaşırlar ve insanoğlunun kaderini etkileyecek sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Ian bu sırada oldukça farklı gözleri olan Sofi (Astrid Bergès-Frisbey) ile tanışır.


(The Lion in Winter – 1968, İngiltere/ABD) 3 Oscarlı film, İngiltere’de II. Henry zamanında meydana gelen olayları anlatıyor. Sürgündeki kraliçe rolünde Katharine Hepburn’e Oscar kazandıran film, James Goldman’a senaryo ve John Barry’e özgün müzik dallarında ödüller getirdi. 1183’de İngiltere Kralı II. Henry, kendinden sonra kral olacak kişiyi seçmek zorundadır ve buna 4 aday vardır. Sonunda oğullarından Jean’ı seçer. Kraliçe ise, yıllar önce saraydan uzaklaştırılıp Salisbury’ye hapsedilmiştir. Olup bitenleri öğrenince, o da bu seçimde etkili olmak amacıyla yola düşer.


(Children of Men – 2006, ABD/İngiltere/Japonya) Dünyanın en genç insanı on sekiz yaşındayken henüz ölmüştür ve insanlık, neslinin tükenme olasılığı ile karşı karşıyadır. 2027 yılı itibari ile hiçbir şekilde anlam verilemeyen olaylara sahne olmaktadır dünya. Artık üremek diye bir şey gerçekleşmemektedir. Bu durum siyasi açıdan da tüm dengeleri sarsarken bir grup insan, var oluşlarını akışa teslim etmiş, bir diğer grup ise olanları değiştirmenin başkaldırısında mücadeleye soyunmuşlardır. Bu süreçte Büyük Britanya, yönetim biçimi olarak kullandığı askeri emperyalist sisteminden ötürü kargaşaya engel olmayı başaran ve huzurunu koruyan ülke konumundadır. Yine de çok sayıda ülkeye girmek isteyen mülteciler söz konusudur. Onların da dramı yaşanmaktadır. Theo, bu olaylar içinde geride duran bir bürokrat konumundayken, bir gün kaçırılır. Sevgilisi Julian da işin içindedir ve mültecilerin haklarını kollayanlardandır. Theo’dan istediği bürokratik destekler söz konusudur. Bu desteği veren Theo ise, yolculuğa birlikte çıktığı Kee’nin varlığındaki ehemmiyetle yüz yüze gelecektir.


(The Day After – 1983, ABD) 1980’li yılların başında tırmanan bir karşılıklı nükleer saldırı ihtimali gerçek olur. Olanları ABD’nin tutucu eyaletlerinden Kansas’ta yaşayanların gözünden izleriz. Nükleer füzeler ortalığı yıkıp geçirir. İnsanlar korkunç şekillerde can verir. Sonrasında olanlar daha da dehşet vericidir. Soğuk savaş sona ermeden hemen önce, Ronald Reagan’ın başkanlığında geliştirilen Yıldız Savaşları ve benzer projelerle tekrar gerilim arttığı bir dönemde, 1983’te ABC’de yayınlanan The Day After, milyonlarca Amerikalıyı nükleer silahlanma yarışının olası sonuçları konusunda belki de ilk defa dehşete düşürmeyi başarmış bir film. Kimilerine göre doğrudan TV için çekilmiş en iyi film olması bir yana; yönetmen Nicholas Meyer’in sözünü sakınmayan bir sinematografi ile militerlerin tepkisini epey çektiğini de not düşmek lazım.


(The Manchurian Candidate – 2004, ABD) Körfez Savaşı sırasında ordusu pusuya düşürülen Astsubay Raymond Shaw, askerlerini ve yüzbaşısı Kaptan Bennett Marco’yu kurtarır. Bir süre sonra Marco, verdiği eğitimlerde, söyleşilerde Raymond’un kahramanlık hikayelerini anlatmaya başlar. Ancak bir taraftan öldürülen Amerikan askerlerinin, Irak askerleri tarafından ele geçirilmiş olmalarına dair soru işaretleri vardır. Belki de Raymond madalyasını hak etmiyordur. Raymond, başkan yardımcılığına adaylığını koyar. Marco, hikayeyi araştırmaya başladığında başka şeyler açığa çıkar. Gerçekten de Raymond bir kahraman mıdır yoksa toplum, onun bir kahraman olduğuna inandırılarak Beyaz Sarayı ele geçirmek uğrunda bir tür beyin yıkamasından mı geçirilmektedir? Manchurian Global şirketindeki bazı çok güçlü kişiler, bu gerçeğin keşfedilmesine dair umutsuz bir görüntü sergilemektedirler. Film 1962 yılında canlandırılan hikayenin yeni versiyonudur.


(Burnt by the Sun – 1994, Rusya/Fransa) “Güneş Yanığı”, 1936 yılının yaz aylarında Sovyetler Birliği’nde tam bir gün içinde geçer. Dönem Stalin dönemidir. Film kırsal bölgenin dinginliğini bozan bir askeri tatbikat sahnesiyle açılmıştır. Bir tank taburuna bağlı onlarca tank, ekinleri mahvederek ilerlerken bölgedeki bir kolektif çiftlikte çalışan köylülerle askerler arasında bir itiş kakış başlar. Bu esnada bir devrim kahramanı olan Albay Sergei Petrovich Kotov (Nikita Mikhalkov), genç eşi Maroussia (Ingeborga Dapkunaite), 8 yaşındaki kızları Nadia (Nadezhda Mikhalkova) ve kalabalık ailesinin diğer fertleri ve dostları ile yakınlardaki bir nehrin kenarında bulunan yazlık evinde (Dacha) tatil yapmaktadır. Öfkeli köylülerin haber vermesi üzerine saunadan fırlayarak iç çamaşırları üzerinde olduğu halde atıyla tatbikat bölgesine gelen Albay Kotov duruma kısa sürede hakim olur.


(The Sorrow and The Pitty – 1969, Fransa/Almanya/İsviçre) Almanya’nın Fransa işgalini ele alan Marcel Ophüls belgeselinin, senaryosu Fransa’nın işgal edildiği dönemde 1944 yılında yazılmıştır. Bir yanda Vichy bölgesini ablukaya alan Alman askerlere karşı direnen protestocular, diğer yanda ise Alman Nazi askerleriyle işbilirliği yapan Vichy hükümeti vardır. Belgesel o dönem var olan politik panoramayı irdeleyerek isyancılar, işgalciler ve hükümet üçgeni arasındaki ilişkiyi gözlemliyor. Arşiv görüntüleri ile bu süreçte etkili olan askerler, siyasi isimler ve görgü tanıklarıyla yapılan röportajlarla desteklenen filmde İkinci Dünya Savaşı’nın mühim bir dönemine ışık tutuyor.


(La Grande Illusion – 1937, Fransa) Birinci Dünya Savaşı’nda, aristokrat sınıftan gelen Komutan De Boeldieu ile işçi sınıfından gelme Teğmen Marechal, keşif gezisine çıkarlar. Ancak görevlerini başarı ile tamamlayamadan, Alman askerleri tarafından esir alınırlar. Alman Komutan von Rauffenstein da, tıpkı Boeldieu gibi aristokrat bir aileden gelmedir ve esirlerinin kendisi ile birlikte yemek yiyebileceklerini duyurur. Yemek sırasında Boeldieu ile Rauffenstein, aralarındaki ortaklıkları görmeye başlarlar, bunların hepsi de sınıf temellidir. Ancak bu ortaklık, onların esir kampına gönderilmesini engellemez. Komutan ve teğmen, kampta diğer askerler ile arkadaş olur ve onların kaçış planlarına katılırlar. Esir kampından tünel kazarak kaçmayı deneyeceklerdir.


(The Ides of March – 2011, ABD) Ohio eyaletinde seçim kampanyaları oldukça çekişmeli geçmektedir ve başkanlık adayları mücadelede son aşamaya gelmişlerdir. Başkan Mike Morris ‘in (George Clooney) kampanya basın sözcüsü olan Stephen Myers (Ryan Gosling) Morris’e sadık biçimde var gücüyle çalışırken, birden politik bir skandalın içene doğru çekildiğini fark eder. Şimdi bir karar verme sırası ondadır. Oscar ödüllü aktör George Clooney’in yönetmenliğinde çekilen ve senaryosunu da gene Clooney ile Grant Heslov’un Beau Willimon’ın “Farragut North” adlı oyunundan uyarladığı film, Amerika’da vizyona girmeden önce Venedik, Toronto, Atine ve Rio de Janeiro film festivallerinde seyirciyle buluşarak eleştirmenlerden yüksek not almayı da başardı. Filmin başrollerinde Clooney’nin yanı sıra Drive ve Çılgın Aptal Aşk ile başarılı bir çıkış yakalan Ryan Gosling, ağır rollerin damı Philip Seymour Hoffman, Paul Giamatti ve güzel oyuncu Evan Rachel Wood yer alıyor.


 

Politik Psikoloji Günlüğü