Şogun, Sancak, Töre…

Memluklar’ın baruta yenik düştüğü tarihte, dünyanın öteki ucunda başka bir askeri topluluk, kendisini tehdit eden koşullara başkaldırarak varlığını güvence altına alıyordu.

Japonlar’ın kılıç kullanan sınıfı, ateşli silahların meydan okumasıyla karşılaştı ve bunları ülkeden uzaklaştırıp 250 yıl daha toplumun üzerindeki hakimiyetini sürdürebilmek için çıkar yollar aradı. Bu silahlara 16. yüzyılda kısa bir süre için el süren Batı dünyası, kendini ticarete atıp, sanayileşir, uzun yolculuklara çıkar ve politik devrimler geçirirken Japon samurayları ülkelerini dış dünyaya kapattılar.

Bin yıldır sürdürdükleri geleneklerinden kopmamak için yabancı dinler ve teknik gelişmeler gibi etkileri kökünden kazıdılar. Aynı olaylar 19. yüzyılda Çin’de de yaşandı ama Japonlar’ın başarısıyla ölçülemezdi. En büyük başarı politik mantığın savaş konusuna eğilmemesiyle elde edilmişti. Tam tersine özellikle zaferin bedelinin geleneksel ve saygın değerleri alt üst etmek olduğu zamanlarda, kültürün, teknik çareler arama güdüsüne şiddetle karşı çıkmasıyla elde edilmişti.

Samurayların bağlı bulunduğu feodal şövalye sınıfı, Japon adalarını kaplayan sıradağların oluşturduğu vadilerin coğrafi konumundan dolayı oluşmuştu. Osmanlı devrindeki Anadolu’da varolan köy ağalarına benzeyen ‘vadi lordları’, soyu çok eskilere kadar giden ama gücü sınırlı olan imparatora bağlılık yemini etmişlerdi.

7. yüzyılda Fujiwara Kamatari adlı bir kabile başkanı, Çin’deki Tang Hanedanlığı’na benzeyen bir hükümet modeli geliştirdi ve bu sistem önce kendi ailesi sonraları daha başarılı rakipler tarafından yürütüldü. Rakipleri vergi toplama yönteminden dolayı bir süre sonra Fujiwara’nın gücünü aşabildiler: Budizm devlet aracılığıyla Çin’den ithal edildiği zaman yanlış bir uygulama ile Budist manastırları vergi kapsamı dışında bırakıldı. Manastırların komşuları da kendileri için aynı hakkı istediler ve aynı zamanda köylülerin vergilerinin doğrudan doğruya yerel kabine başkanına ödenmesi yöntemini geliştirdiler. Toplanan vergilerin oluşturduğu zenginlikle, soylu aileler neredeyse imparatorluk sarayını etkileri altına almaya başladılar. 12. yüzyılda bu gücü elinde tutan soylu kişi, o günkü çocuk imparatordan kendisine Sei- tai-Shogun yani başkomutan unvanını vermesini istedi. İlk şogun Yoritomo, hükümette Bakufu (Karargah Bürosu) adı altında bir üs kurdu ve 19. yüzyılda Meiji dönemindeki değişikliklerle yönetimin gücü meclisin eline tekrar geçinceye kadar şogunlar merkezi otoriteyi elde tuttular.

Yönetimde söz sahibi olmak için sürekli birbirleriyle rekabet içinde olan şogunlar ve komutanları altındaki samuraylar, aynı devirde Avrupa’daki benzer asker sınıfının aksine haydut olarak adlandırılamazlardı. Beyefendi sınıfına mensup oldukları konusunda ısrar eden samuraylar, iki kılıç taşıma ayrıcalıklarından dolayı diğer savaşçılardan ayrılırlardı. Acımasız ve yetenekli dövüşçüler olan samuraylar, 1260’ta Arap dünyasına, 1274’te Japon adalarına saldıran Moğollar’ı bozguna uğratarak kendilerini kanıtlamışlardı. Moğollar 1281’de tekrar geldiklerinde gemilerinin çoğunu bir kasırgada yitirmişler ve bir daha dönmemek üzere adalardan uzaklaşmışlardı.

Samuray yaşamının en önemli noktası ‘stil’ idi; giyim, zırh, silah, dövüşme ve savaş alanında davranış stillerine verdikleri değer, Fransa ile İngiltere’deki şövalyelerden pek farklı sayılmazdı. Kültürel açıdan ise aralarında büyük bir fark vardı. Japonlar bilgi ve eğitime değer veren bir toplumdu ve samuray sınıfının edebi kültürü son derece gelişmişti. Hiçbir gücü bulunmayan ‘Tanrı İmparator’un sarayında yaşayan en soyluları, askerlik konusunda şöhret kazanmak yerine edebiyat alanında isim yapmak peşindeydiler. Onları örnek alan samuraylar da hem savaşçı hem de şair olarak tanınmayı istiyorlardı. Kabul ettikleri Zen Budizmi, evrene duygusal ve düşünsel bir bakış açısı oluşturmayı özendiriyordu. Tüm bu nedenlerden dolayı feodal Japonya’nın en üstün savaşçıları aynı zamanda mantık, ruh ve duygularını kullanabilen kişilerdi.

Dipnot (46) 15. yüzyılın en ünlü kılıç ustası 2. Kanemoto’nun yaptığı bir kılıçla bir makineli tüfeğin namlusunun yarıya kesildiğini gösteren bir film var Japonya’da. Eğer bu olanaksız gibi geliyorsa, bir kılıcın yaklaşık dört milyon tabaka dövülmüş çelikten oluştuğunu unutmamak gerekir. Kenemoto gibi ustalar bunu elde edebilmek için günler geceler boyu çekiç sallardı.

Metin: John Keegan / Savaş Sanatı – 1993
Metin Görsel: Zhuangzi dreaming of a butterfly (or a butterfly dreaming of Zhuangzi) – Ike no Taiga / Tarih bilinmiyor.

Politik Psikoloji Günlüğü