Uygarlığın Huzursuzluğu’ndan seçme pasajlar

İlk defa 1930 yılında ‘Das Unbehagen in der Kultur’ (The Uneasiness in Civilization / Uygarlığın Huzursuzluğu) adıyla Almanya’da basılıp yayımlanan Sigmund Freud’un, psikanalizin toplumsal olayları, uygarlığın gelişimini ve sorunlarını açıklamakta da elverişli bir kuram olduğunu gösterdiği ünlü eserinden seçme pasajlar:

  1. Popüler bir şarkıcı bir genç kız sürüsünü kendine çektiğinde, bu kızları birbirlerinin saçını başını yolmaktan alıkoyan tek şey, onların o genç adama karşı ortaklaşa duydukları hayranlıktı.
  2. Oğlun babayı taklidi toplum biçimlenişinin köklerinde yatan ilk olguydu. Ve “tabulara” göre davranmak ilk hukuk biçimiydi.
  3. Uygarlık becerisi, tekil insanların, diğerlerinin hatırı için, kendilerine acı gelse de dürtülerden vazgeçmeye katlanmalarını gerektirir.
  4. İnsanın, inananların arasına karışıp, dinin tanrısının yerine kişiliksiz, gölgemsi bir soyut ilke geçirerek onu kurtardıklarını sanan filozoflara “Tanrı’nın adını boş yere anmamalısın!” uyarısını yapası geliyor.
  5. İnsan yaşamının amacının ne olduğu sorusu sayısız kere sorulmuştur; ancak şimdiye dek tatmin edici bir yanıt bulunamamıştır. Yaşamın amacı sorusuna yanıt verebilecek olan yine yalnızca dindir. Yaşamın amacı fikrinin din ile doğrudan bağlı olduğuna hükmetmekten başka çıkar yol yok gibidir. Din pek çok insanı bireysel nevrozdan uzak tutmayı başarır.
  6. Her türlü gereksinimin sınırsızca tatmini en cazip yaşam tarzı olarak görünse de, böyle bir yaşam hazza öncelik tanıyıp ihtiyatı gözardı etmek demektir ve kısa bir süre sonra bedelini ödetir. İnzivaya çekilme, diğer insanlardan kendini uzak tutma, insan ilişkilerinden doğabilecek acılara karşı ilk akla gelen korunma yöntemidir. Ve en büyük kazanç, ruhsal ve entelektüel çabadan kaynaklanan haz edinimlerini yeterince artırmayı başarmakla sağlanır. Ama sanatın sağladığı hafif narkoz, yaşamın sıkıntılarından geçici bir uzaklaşmadan fazlasını veremez ve gerçek sefaleti unutturacak kadar güçlü değildir.
  7. Sorun şurada ki, acıya karşı en korunmasız olduğumuz zaman, sevdiğimiz zamandır; en çaresiz olduğumuz zaman ise, sevdiğimiz nesneyi ya da onun sevgisini yitirdiğimiz zamandır.
  8. Uygarlık, bireyin tehlikeli saldırganlık arzusunun üstesinden, bireyi zayıf düşürerek, silahsızlandırarak ve bireyin, tıpkı ele geçirilmiş bir şehirdeki işgal kuvvetleri gibi, bir iç merci tarafından gözetlenmesini sağlayarak gelir.
  9. Öyle görünüyor ki, insanların bu saldırganlık eğilimlerinin tatmininden vazgeçmeleri kolay olmayacaktır; bu eğilim olmadan kendilerini rahat hissedemezler. İnsanın kötülüğe, saldırganlığa, yıkıma ve dolayısıyla vahşete yönelik doğuştan gelen eğilimlerinden bahsetmek küçük çocukların hoşuna gitmez.
  10. Uygarlığın nimetlerinden yararlanan azınlık ile bunlardan yoksun bırakılmış bir çoğunluk arasındaki karşıtlık, uygarlığın bu ilk çağlarında aşırılığa vardırılmıştı.
  11. Dünyayı döndüren açlık ve sevgidir.
  12. İnsan, bağımlı olduğu bir başkasının sevgisini yitirdiğinde kimi tehlikeler karşısındaki güvenliği de elden gider; özellikle de, kendisinden güçlü olan kişinin cezalandırma yoluyla üstünlüğünü kanıtlaması tehlikesine maruz kalır.
  13. İşler iyi gittiği sürece insanın vicdanı da yumuşaktır ve benin pek çok şeyi yapmasına izin verir. Başına bir terslik geldiği zaman ise, içine döner, günahkârlığının farkına varır, vicdani taleplerini arttırır, zevklerden feragat eder, kefaret ödeyerek kendisini cezalandırır.
  14. Kaderin ebeveyn mercinin yerini aldığı kabul edilir. Kişinin başına bir terslik gelmesi bu en yüksek gücün artık kişiyi sevmediği anlamına gelir.
  15. Tarafsızlığımı kolaylaştıran, bütün bunlar hakkında çok az şey biliyor olmamdır; kesin olarak bildiğim tek şey, insanların değer yargılarının kesinlikle mutluluk arzuları tarafından yönetildiği, yani yanılsamalarını savlarla destekleme çabası olduğudur.
  16. Önümüzde şöyle bir kronolojik sıra vardır: Önce dış otoritenin saldırganığından duyulan korku sonucu içgüdünün yadsınması -sevgi yitiminden duyulan korku aslında bu kapıya çıkar; sevgi, cezanın saldırganlığından korur-, ardından iç otoritenin kurulması, bundan duyulan korku nedeniyle içgüdünün yadsınması, vicdan korkusu.
  17. Artık yolculuğunun sonuna varmış olan bir yazar, becerikli bir rehber olamadığı, kendilerini sıkıcı yollardan ve zorlu dolambaçlardan kurtaramadığı için okurlarından özür dilemek zorundadır.
  18. İnsan her iki durumda da kendisini suçlu bulur, çünkü suçluluk duygusu çift değerliliğin yol açtığı çatışmanın, Eros ile yıkım ya da ölüm içgüdüsü arasındaki ebedi savaşın ifadesidir. Bu çatışma, insanlar birlikte yaşama görevi ile yüz yüze gelir gelmez alevlenir.
  19. Oğullar babadan nefret ettikleri gibi onu seviyorlardı da.
Politik Psikoloji Günlüğü